Cumhurbaşkanına Hakaret Suçu (TCK md. 299) Bağlamında İfade Özgürlüğü ve Yargı Kararları

Ceza hukuku alanında karşılaşılan önemli konulardan biri olan “Cumhurbaşkanına Hakaret” suçu, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 299. maddesinde düzenlenmiştir. Bu madde kapsamında açılan davalar, ifade özgürlüğünün sınırları, demokratik toplum gereklilikleri ve uluslararası sözleşmelerle olan ilişkisi açısından büyük önem taşımaktadır. Bu yazımızda, TCK 299. maddesinin uygulanmasına ilişkin güncel yargı kararlarını ve özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) Vedat Şorli/Türkiye kararını vurgulayarak konuyu ele alacağız.


İfade Özgürlüğünün Demokratik Toplumdaki Yeri

İfade özgürlüğü, demokratik bir toplumun temel taşlarından biridir. Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ile güvence altına alınan bu hak, sadece kabul gören, zararsız veya kayıtsızlık içeren fikirleri değil, aynı zamanda kırıcı, şok edici veya rahatsız edici olanları da kapsar. Özellikle siyasi kişiliklere ve kamu görevlilerine yönelik eleştiriler, ifade özgürlüğünün en önemli uygulama alanlarından birini oluşturur.

Siyasetçilerin, seçmenlerini temsil etme ve onların taleplerini siyasi alana taşıma rolleri göz önüne alındığında, onlara yönelik ifade özgürlüğü kısıtlamalarının çok daha sıkı bir denetimden geçirilmesi gerektiği açıktır. Eleştirinin, mağdurun onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyuta ulaşmadığı durumlarda ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi büyük önem taşır.


Yargıtay Kararlarında İfade Özgürlüğü Vurgusu

Yargıtay, TCK 299. madde kapsamında yapılan yargılamalarda ifade özgürlüğünün sınırlarını belirleyen önemli kararlar almıştır. Aşağıdaki kararlar, ağır eleştiri niteliğindeki ifadelerin dahi ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır:

  • YARGITAY 16. Ceza Dairesi, Esas: 2016/7431, Karar: 2017/3440, Karar Tarihi: 21.03.2017: “Günlük yayın yapan gazetede ‘ERDOĞAN’IN KANLI PLANI’ şeklindeki haberle ilgili olarak sanık tarafından yapılan yoruma ilişkin yazı bir bütün halinde değerlendirildiğinde ağır eleştiri mahiyetinde olduğu, ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeden sanığın atılı suçtan beraati yerine yazılı gerekçe ile mahkumiyetine karar verilmesi yasaya aykırı olup hükmün bozulması gerekir.”
  • YARGITAY 18. Ceza Dairesi, Esas: 2018/1980, Karar: 2018/10729, Karar Tarihi: 04.07.2018: “AİHM, bir siyasî eylemcinin, 2008 yılında Fransa Cumhurbaşkanı’nın ziyareti sırasında, Cumhurbaşkanı korteji geçmek üzereyken, üzerinde ‘Defol git, salak herif’ yazılı bir pankart açarak Fransa Cumhurbaşkanı’na hakaret etmekten hüküm giymesini incelemiştir. AİHM, bu içtihadında yerginin, pek çok kez, özünde var olan abartma ve saptırma vasıfları yoluyla, doğal olarak kışkırtmayı ve galeyana getirmeyi amaçlayan bir sanatsal ifade ve toplumsal eleştiri biçimi olduğunu belirttikten sonra, ceza verilmesinin, güncel konular hakkında yergi niteliğinde ortaya konulan ifade biçimleri üzerinde bir soğutma etkisi yapmasının mümkün olduğu ifade edilmiştir. Bu tür ifade biçimlerinin kendisi, kamu menfaatini ilgilendiren sorunların serbestçe tartışılmasında oldukça önemli bir rol oynayabilmektedir ki; serbest tartışma olmadan demokratik toplum mümkün olamaz (Eon/Fransa, 26118/10, 14.03.2013) Sonuç olarak, yargılamaya konu somut olayda; sanıkların kullandığı sözlerin muhatabın onur, şeref ve saygınlığını rencide edici boyutta olmayıp, rahatsız edici, kaba ve nezaket dışı ağır eleştiri niteliğinde olduğu ve dolayısıyla hakaret suçunun unsurları itibari ile oluşmadığı gözetilmeden, sanıkların bu suçtan mahkûmiyetine karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.”
  • Siyasetçilere yönelik eleştirilerin izin verilen sınırlarının özel kişilere nazaran daha geniş olduğu gerek iç hukukumuzda gerekse uluslararası mahkeme kararlarında yerleşmiş bir ilkedir. Bu ilkenin gerekçesi, siyasetçilerin, özel kişilerden farklı olarak, gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açık olan, kamuoyuna mal olmuş kişi haline gelmeyi bilerek tercih etmeleridir.
  • Dabrowski /Polonya davasında, bir gazeteci yerel bir siyasetçi ile ilgili devam etmekte olan ceza yargılamasına dair yazdığı yazıların gazetede yayınlanmasının ardından hakaret suçundan mahkûm olmuştur. Başvuran, hakaret ettiği iddia edilen belediye başkanının, hırsızlık suçundan cezaalmasının ardından ‘soyguncu belediye başkanı’ olarak tanımlamıştır. AİHM, bu başvuruda, 10. maddenin ihlal edildiğine karar verirken, gazetecinin bir dereceye kadar abartma hakkına sahip olmasına ve belediye başkanının kamuya mal olmuş bir kişi olarak, bazıları olgusal temelden yoksun olmayan değer yargısı olarak değerlendirilebilecek eleştirilere karşı, daha fazla hoşgörü göstermek zorunda olmasına özel bir ağırlık vermiştir. (Dabrowski /Polonya ,18235/02, 19.12.2006)
  • Lingens/Avusturya davasına konu olan olayda ise, Avusturya’da 1975 yılında yapılan seçimlerden sonra, bir gazeteci olan başvuran Lingens, geçmişinde Nazi faaliyetleri bulunan bir siyasetçi ile koalisyon kuracağını açıklayan Federal Şansölye Bruno Kereiski’yi eleştiren yazılarında, “ahlaksızca”, “yüz kızartıcı”, “en adi türden fırsatçılık” ifadelerine yer vermiştir. Başvuranın para cezasına mahkum olduğu bu davada AİHM, politikacıların kendilerine yöneltilen ağır eleştirilere tahammül etmek durumunda olduğunu vurgulamış ve ifade özgürlüğünün ihlal edildiği sonucuna varmıştır. AİHM, içtihatlarını tekrar ederek, siyasetçilerin eleştirilere özel kişilerden daha fazla hoşgörü göstermesi gerektiği ilkesine dayanmış ve mahkûmiyetin ifade özgürlüğüne orantısız bir müdahale oluşturduğuna hükmetmiştir. Hararetli siyasi tartışmaların yaşandığı bir arka plan ışığında, başvurucunun açıklamaları, saldırgan

Bu kararlar, ifade özgürlüğünün geniş yorumlanması ve siyasetçilere yönelik eleştirilerin daha toleranslı bir yaklaşımla değerlendirilmesi gerektiği prensibini ortaya koymaktadır.


AİHM’nin Vedat Şorli/Türkiye Kararı ve TCK 299. Madde

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), TCK’nin 299. maddesinin uygulanış biçimini ciddi şekilde sorgulayan önemli bir karara imza atmıştır. (Vedat Şorli/Türkiye kararı, Başvuru No. 42048/19 — 19.10.2021 Tarihli ihlal kararı).

Bu kararda AİHM, TCK 299. maddesi ile ilgili görüşlerini net bir şekilde ifade etmiştir. AİHM, kararın 47., 48. ve 54. paragraflarında, daha önce kral, başbakan gibi devlet başkanlarına hakaret edilmesiyle ilgili içtihadını tekrarlayarak, özel bir suç yasasıyla artırılmış korumanın ilke olarak Sözleşmenin ruhuna uygun olmadığını belirtmiştir. Mahkeme, bir devletin kendi devlet başkanının itibarını korumadaki çıkarı ile devlet başkanı hakkında bilgi verme ve görüş açıklama hakkı arasında bir ayrıcalık veya özel bir koruma verilmesini haklı kılamayacağının altını çizmiştir.

AİHM, verilecek sembolik para cezalarının dahi ifade özgürlüğüne bir müdahale teşkil edeceğini, TCK’nin 299. maddesinin düzenleniş ve uygulanış biçiminin Sözleşme’nin ruhuna aykırı olduğunu vurgulamıştır. AİHM’ye göre, böyle bir ihlalin giderilmesi ancak madde metninin değiştirilmesi ile mümkündür. Bu sebeple Mahkeme, Sözleşme’nin 46. maddesi uyarınca TCK’nin 299. maddesinin AİHM içtihadı ile uyumlu olacak şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğine karar vermiştir.


Anayasanın 90. Maddesi ve Uluslararası Sözleşmelerin Üstünlüğü

Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 90. maddesinin son fıkrası, “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır” hükmünü amirdir. Bu hüküm gereğince, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) gibi temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmelerin hükümleri, kanunlara göre üstün niteliktedir.

Anayasa Mahkemesi de bu konuda net bir duruş sergilemektedir: “Anayasa’nın 90. maddesi ve Anayasa Mahkemesinin içtihatlarının açık olarak gösterdiği üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarıyla Sözleşme’ye aykırı olduğu şüpheye yer bırakmayacak şekilde tespit edilmiş olan hükümlerin hukukumuzda uygulanabilirliği yoktur, çünkü bu hükümler Anayasa Mahkemesi’nin ifadesiyle ‘zımnen ilga edilmiştir’.” (Neşe Aslanbay Akbıyık Başvurusu, B. No. 2014/5836, 16/4/2015, § 44).

Dolayısıyla, AİHM tarafından açıkça AİHS’e aykırı olduğu saptanmış olan TCK’nin 299. maddesinin, Anayasanın 90. maddesi uyarınca AİHS’in 10. maddesi karşısında esas alınması mümkün değildir. Bu madde, zımnen ilga edilmiş sayılmalıdır. Avrupa Konseyine üye hiçbir ülkede devlet başkanına hakaret edildiği gerekçesiyle soruşturma açılamazken, TCK 299. madde dayanak gösterilerek yapılan soruşturmalar, sistemik olarak ifade özgürlüğü ihlalini teşkil etmektedir.


Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması (HAGB) ve İfade Özgürlüğü İhlalleri

Cumhurbaşkanına hakaret dosyalarında, yargılama henüz başında HAGB (Hükmün Açıklanmasının Geri Bırakılması) teklifi yapılarak beraat kararları verilmemesi de dikkat çeken bir diğer husustur. Anayasa Mahkemesi’nin Atilla Yazar ve Diğerleri Başvurusu‘nda verdiği ihlal kararı, bu durumu net bir şekilde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi, HAGB teklifinin yargılamanın başında sorulmasının ve özellikle hükmün esas yönünden herhangi bir şekilde denetlenmiyor olmasının, hakimlerin yargılamada usul güvencelerini istismar etmelerine yol açtığı ve mahkumiyet ve beraat kararı arasında sıkıştığında takdirini mahkumiyet hükmünden yana kullanmasına neden olduğu kanaatine varmıştır.

Adli istatistikler de HAGB kurumunun getirilmesiyle beraat karar oranlarının düştüğünü açıkça göstermektedir. Bu durum, ifade özgürlüğü ve adil yargılanma hakkının ihlali olarak değerlendirilmektedir.


Sonuç

Yukarıda detaylarıyla açıkladığımız AİHM’nin Vedat Şorli/Türkiye kararı ve Anayasa’nın 90. maddesi ile Anayasa Mahkemesi’nin ilgili içtihatları ışığında, TCK 299. maddesi ile ilgili yargılamalarda önemli bir dönüşüm yaşanması gerektiği açıktır. Dile getirilen ifadelerin, AİHS’in 10. maddesi kapsamında “ifade özgürlüğü” ve siyasiler hakkında ağır eleştiri ve yorum olduğu kabul edilmeli, bu tür davalarda beraat kararları verilmesi öncelikli olmalıdır.

Hukuk devleti ilkesi ve uluslararası taahhütlerimiz gereği, bireylerin ifade özgürlüğünün güvence altına alınması ve demokratik tartışma ortamının korunması büyük önem taşımaktadır.